Menu

Şiddet Kasırgası ve Çınar Ağaçları

 

Farkında mısınız bilmem ama, bir şiddet sarmalının acımasız ağına düşmüş, çaresizce kıvranıyoruz. Kişisel, kültürel ve sosyal şiddet türlerinin bir veba salgını gibi toplumu sardığını anlatmaya gerek yoktur. Çünkü zaten herkes, en yakın çevresinden başlamak üzere şiddeti ya yaşamakta ya da medya aracılığıyla buna şahit olmaktadır.

Benim bugün üzerinde durmak istediğim konu, özellikle son yıllarda ülkeyi etkisi altına alan ve günlük yaşamdan tutun da, en üst siyasal kurumlara kadar her tabakayı etkileyen siyasal şiddetle ilgili olacaktır. Sadece siyasilerin söylem ve tutumları,  şiddetin bizi toplum olarak getirdiği noktayı anlamak için yeterlidir sanıyorum. Peki,  ne oldu da bu noktaya gelindi?

Bilindiği gibi Osmanlı Devleti, çok sayıda etnik ve dini topluluğun bir arada yaşadığı, herkesin kendisini kendi kimliği ve kültürü içinde tanımladığı büyük bir imparatorluktan oluşmaktaydı.  Geçtiğimiz asrın sonlarına doğru, iç ve dış etkenler sonucu yıkılmaya başlayan bu imparatorluktan bir çok devlet ve devletçik ortaya çıktı. Osmanlı’nın mirasını ise imparatorluğun gerçek sahibi olan Anadolu insanı sahiplendi; topyekûn verilen milli mücadele aşamasından sonra, Ulus -Devlet kuruldu.

İmparatorluğa göre oldukça formel yapı içeren bu ulus-devlet, dünyanın başka bölgelerindeki örneklerinde de olduğu gibi, egemenlik alanını, ilişkilerini amaçları doğrultusunda formüle etti. Osmanlı imparatorluğunun etnik ve dini cemaatlere ayrı ayrı örgütlenme imkânı veren yapısına rağmen, yeni devlet, varlık sigortasını tüm farklılıkları ortadan kaldıran homojen bir toplum inşa etmede gördü. Herkesin kendisini sadece “modern bir Türk” olarak algılamasını, diğer tüm farklılıkların yok sayılmasını hedefledi.  Böyle bir homojen yapı, ne ilginçtir ki, medeniyetin de bir gereği olarak algılanmaktaydı; “çünkü medeniyet, daha çok uyum, mahalli örf ve adetlerin, töre ve dinin yok edilerek farklılıkların ortadan kaldırılması olarak anlaşılmaktaydı.

Burada amaç; herkesi “Türkleştirmekten” ve diğer grupları “yok etmekten” ziyade, ulus-devletin birliğini korumaktı. Ancak, amaç ve niyet ne olursa olsun,  bu yapılan insan ve toplum gerçekliğine aykırıydı. Aykırı olan şey, kabul görmezdi. Nitekim de görülmedi. Ulus-devlet inşası sürecinde yaşatılan sıkıntılar ve bilinçli olarak uygulanan asimile, ret ve inkâr politikaları geride binlerce mağdur  bıraktı:  Bu ülkede Türk başbakan ve bakanlar asıldı; Şapka Kanununa aykırı davrandıkları için ülkenin dört bir tarafında binlerce masum idam edildi;  daha düne kadar Başörtülü oldukları için binlerce genç kız okullara alınmadı; Türklerle et-kemik gibi iç içe yaşamış bir çok etnik grubun dili yasaklandı, kimlikleri inkar edildi, köylerinden göç ettirildi, vb.

Tüm bu yaşananlar; hiç şüphesiz ulus-devlete karşı olması gereken aidiyet duygularını zayıflattı. Zayıflattığı şey yalnızca bu değildi, aynı zamanda hedeflediği birlik ve beraberlik duygularını da sarstı.  Devletin son yıllarda demokratikleşme ve insan hakları çerçevesinde attığı adımlar, hem ulus-devletin bütünlüğünü koruma adına son derece ölümlü sonuçlar verdi, hem de vatandaş memnuniyetini artırdı.

Ancak, açılan yara büyüktü. Devlet bu yaraları tedavi etmeye çalışırken, birileri de ısrarla kaşımaya devam etti. Nitekim bugün itibariyle bizi esir alan şiddet sarmalı, işte bu yaranın kaşınmasından kaynaklan bir sorundur.

Bu süreçte; küresel ve yerel güçlerin siyasal barışı tesis etme adına geliştirdikleri söylemler, vesile oldukları şiddete kadife elbise giydirmekten öte bir işe yaramadı. Bir taraftan “barış” ve “kardeşlik” retoriği ile sempatizanlarının ve masumların gönlünü okşarken, diğer taraftan da kılıçtan keskin söylem ve eylemleriyle bu olguların ruhuna, zehirli hançerleri acımasızca batırdılar. Şiddetten kurtarmak istedikleri toplumları veya etnik topluluğu paradoksal olarak, daha da çok bir şiddet sarmalının içine çektiler.

Yeniden yapmak adına,  yıkma, tahrip etme üzerine inşa ettikleri ideolojileri gerçeği göremediği gibi, şiddetin pençesine salıverdikleri insanları da ne hale getirdiklerini de göremediler. Şiddeti, bir oyun haline getirdiler. Yaşanan toplumsal eylemlerden ve ideolojik kutuplaşmalardan dolayı artan şiddet dalgası içinde,  kırıminel eğilimli olanlara tahrip etme yolunu sonuna kadar açtılar.

Ancak birilerinin onlara bu yanlışı göstermesi gerekir. Toplumsal olmuyorsa bireysel olmalı, herkes kendi sorumluluğu içinde bunu yapmalı. Ve şiddete, dur! demelidir. Yanacaksa yansın! Şair demiyor mu? “Ben yanmayacağım, sen yanmayacaksın, o yanmayacak. Peki bu vatanı kim aydınlatacak?”

Kuşkusuz gelecek yüzyılın tarihçileri, bu yüzyılın şiddet kasırgalarına karşı insanlığı kurtarmak için mücadele veren cesur kişilerin öykülerini anlatacaklardır. Bundan emin olabilirsiniz.
Prof. Dr. Sabri EYİGÜN

Haberabone

10.12 2012

 

 

 

No comments

Bir cevap yazın

Sosyal Medya Sayfalarım

Günün Videosu