Menu

Parkta Gözleri Nemli, Hayallerinin Peşinden Bakan Genç

Onu tek başına bir bankta otururken gördüm. 24-25 yaşlarında eli yüzü düzgün bir Anadolu çocuğuna benziyordu. Kıyafetleri de öyle marka değil, ama yine de bir uyumdan, estetikten anlayan birinin beğenisini gösteriyordu. Belli ki eğitimliydi.

Kara gözlerindeki umutsuzluk rikkatimi çekti. Bazen başını kaldırıyor, ellerini parkasının cebine sokuyor dalgın dalgın etrafa bakıyordu. Bir ara dudaklarının hareket ettiğini fark ettim, belli ki dua ediyordu.

Duası neydi acaba? 25 yaşında genç ve yakışıklı bir gencin parkta tek başına sızlatan dert neydi? Önce aklıma kara sevda geldi. Acaba aşkın iflah olmaz girdabına yakalanmış da çırpınıyor muydu? Ama bir anda bu tahminim silinip gitti, çünkü gözlerindeki çaresizliği fark ettim. Başını büküşünde, aşkın fırtınalarının derin izlerini değil, fakirliğin, çaresizliğin yürek burkan ezikliğini gördüm.

Onunla konuşup, derdini dinlemek istedim. Nasıl yapsam derken, birden kalkıp benim yürüdüğüm istikamete doğru gelmeye başladı. “Güzel” dedim içimden, “konuşmam için bu daha iyi bir fırsat oldu.”

Düşündüğüm gibi de oldu.  Tam karşılaştığımda “merhaba” dedim. Beklemiyordu bu selamı, çünkü kendi dünyasına ve düşüncelere öylesine dalmıştı ki, birden suçüstü yakalanan birinin tedirginliği ile irkildi. Yavaş bir sesle, “merhaba” dedi.

“Tanışabilir miyiz? diye sordum, rica tonunda bir sesle.

Biraz afalladı. Ama çok ani bir selam verdiğim için, galiba düşünmeye bile fırsat bulamadı ve

“Ben Ahmet” dedi.

“Ben de Sabri” dedim. Onu daha fazla kaygılandırıp uzaklaşmasına engel olmak için, düşünmesine fırsat vermeden kısaca neden tanışmak istediğimi şefkatli bir ses tonuyla anlattım.

Yüzündeki hafif tebessümden ve bana güvendiğini hissettiren gözlerindeki ışıktan da cesarete alarak,  hiç durmadan merakımı gidermesini beklediğim soruyu sordum:

-“Neden parktasın bu saatte”, okulda, işte, gezmekte olmanı beklerdim. Seni bu saatte buraya getiren nedir?, diye sorduğumda, hafifi bir tereddüt geçirdiyse de konuşmak ve derdini anlatmak için öyle pek de zorlanmadığını anladım. Demek ki derdini anlatmak, içini dökmek ve rahatlamak istiyordu.

Parkın yürüyüş için ayrılan kısmında ilerliyorduk.

“Biraz oturabilir miyiz?, diye sordu ve benim “evet” dememi beklemeden yürüyüş yolu üzerinde bulunan banka oturdu, ben de yanına oturdum. O, biraz eğilerek sırtını arkamızdaki büyük çınar ağacına dayadı.

Elleri hala parkasının cebindeydi. Bazen ellerini cebinden çıkarmadan sıkı sıkıya önünde birleştiriyordu. Böyle yapınca aslında parkaya daha çok sarıldığını, kendisini daha çok örttüğünü ve sarıldığını gördüm.

Üşüyordu…

“Aslen Doğuluyum. Ailemle birlikte karşı mahallede oturuyorum. Ben aslında, İletişim Fakültesi Gazetecilik Bölümünü bitirdim,” dedi. Burada durdu …ve derin bir iç çekti. Devam etmeyeceğinden korkarak, konuşup dikkatini dağıtmamak için başımla “devem et” der gibi bir işaret yaptım.

“Son sınıfta staj yapmam gerekiyordu. Ancak bir türlü staj yapabileceğim bir yer bulamıyordum. Bulsam, hem birkaç kuruş para kazanacak hem de deneyim sahibi olacaktım. Belki de üniversiteyi bitirince staj yaptığım yerde çalışmaya başlayacaktım.”

Tam burada yine durdu, yutkundu ve başını hafifçe sağa sola sallayarak “ama bir türlü bir yer bulamıyordum. Bu duruma benden çok ailem üzülüyordu.”

Gözlerinin nemlendiğini fark ettim. Gözyaşlarını bana göstermeye gururu izin vermediği için başını yukarı kaldırdı. Belli ki, yaşların yanaklarından süzülmesine engel olmak istiyordu. Bunu fark ettim, onun işini kolaylaştırmak için, hafif öksürüğümü bahane ederek başımı sola çevirdim. O da zaman kazandı ve tekrar kendisini toparladı.

“Ben de onlara “staj yeri buldum diye yalan söyledim.” Çok sevindiler, evde adeta bayram havası vardı. Akşam eve kim gelse, daha henüz oturmadan  büyük bir muştu gibi benim staj yeri bulduğumu haber veriyorlardı. Onlar benim sevindiğime seviniyorlardı, ben de onların sevindiğine seviniyordum.”

Onu dinlerken, içimden “aile olmak işte böyle bir şey” diye geçti. Baba-anne evladına yanıyor, evlat da baba-annesini mutlu edememenin acısını yaşıyor.

“Staja gidiyorum diye iki ay boyunca sabah saat sekizde evden çıkardım ve bu parka gelirdim. Akşam beşten sonra da eve giderdim. Bu süre içinde daha önce kredi bursu alırken dar günler için biriktirdiğim parayı da, stajdan aldığım ücret diye aileme verdim.”

Sözleri, ceviz büyüklüğündeki dolu taneleri gibi başıma çarpıyordu. Bir ara sendeledim, ama sözlerini kaçırmamak için dikkatimi toparlamak zorundaydım.

Para konusu açılınca, daha çok üşüdüğünü hissettim. Çünkü elleri cebindeki parkasına daha bir sarıldı. Dudaklarını büzdü, rengi biraz daha sarardı.

Sözünü kesmek istemiyordum. Onu yiyip bitiren düşünce ne ise onu anlatsın istiyordum. Gerçi ben ne sorsam da o kafasındakilerini anlatacaktı. Çünkü onlara odaklandığı belliydi, muhtemelen de  günlerce aylarca…

“Bu parkta saatlerce oturduğumda,” diye iç çekerek sözlerine devam etti. “derdim ki, acaba bir meslek sahibi olarak bu parkta eşimle çocuklarıma oturacağım günler de gelecek mi? Bugünlerimi eşime anlatacağım günler de gelecek mi? Utanarak değil, gururla bankta oturacağım günler de gelecek mi? Bunları düşünür hayal kurar ve mutlu olurdum. O acı günler içinde kurduğum mutlu hayallerle teselli bulurdum. O hayallerim henüz gerçekleşmedi… Ama ben bu parka gelerek onları hayalimde yaşıyorum”…

Dedikten sonra, bir şarklı gururu ile aniden yerinden fırladı ve gitti. Onu ayıplayacağımı, psikolojisini bozduğunu zannettiğimi düşünmüş olacak dedim….

Kalbinde taşıdığı yükün ağırlığından olsa gerek, yavaş  adımlarla ilerlemeye başladı.

Arkasından seslendim:  “Ahmet, inancını kaybetme; Allah her şeye gücü yetendir. Mevlam görelim neyler, neylerse güzel eyler”, diyebildim.

Duydu mu bilmiyorum… Ama bir süre sonra dönüp bana tekrar el salladı, yüzünde hafif bir tebessüm olduğunu gördüm.  Bu tebessüm ona ne çok yakışmıştı…Ben de ona aynı şekilde el salladım…

Gözlerim nemli ve dudaklarımdan dökülen  dua  ile parkı terk ettim…

No comments

Bir cevap yazın

Sosyal Medya Sayfalarım

Günün Videosu